Müflis Tüccar Mıyım

Allah selâmet versin.

Müflis tüccar ne yaparmış? Eski defterleri karıştırırmış. Eski veresiye defterlerini. 'Kenarında köşesinde belki tahsil edilmemiş bir alacak vardır' umuduyla.

Bunu genelleştirebilir miyiz? Ne bileyim, eski gemici ne yapar diye sorabiliriz meselâ. Gerçi bunu biliyorum, biliyorum da örnek soru oldu, sordum.

Şuraya gelmeye çalışıyorum; bir çalışmam var. Neredeyse tamamlandı; çıkışını, gerekçesini; çalışmaya niye başladığımı yazacağım son olarak ve girişine koyacağım; ama gel gör ki çalışmaya başlama gerekçemi bir türlü yazamıyorum.

Niye başladım ki ben bu çalışmaya?

Çalışma dediğim, bir yazı. Hep yaptığım gibi bana göre sorunlar ve bana göre çözümleri. Alışkanlık mı desem, takıntı mı desem; iki de bir elim klavyeye gidiyor, müzmin muhalif emekli memur benzeri, 'sorun' diye bellediğimi yazmaya çalışıyorum. Son çalışma da böyle bir şey.

Aslında değil tabi, kendime haksızlık etmeyeyim. Her seferinde 'sorun' dediğim konuya farklı yönlerden ele alıp irdeliyorum. Bu da öyle bir çalışma.

… İşte nedeni bu.

Bu yazı 'müflis tüccar' darbımeseliyle başlayacak, 'artık üretemediğimden geçmiş yazılarımı yeniden okuyup bir şeyler bulmaya çalışıyorum' diyerek yakınacağım bir yazı olacaktı ki, bu satırlara gelince derdimin ne olduğunu anladım. (Hâlâ emin değilim galiba. Neyse, ilerledikçe göreceğiz ne olduğunu.)

Nedeni yazacağım, az sabır.

Son çalışmamın girişini neden yazamadığımı yazacağım; şimdi biraz geriye gideyim, küçük bir öykü anlatayım.

Yıl iki bin on

Biz Tüm Denizciler Derneği TÜMDER'i kuralı yedi sene olmuş. Henüz federasyon falan yok. Biz kuracağız da imkânımız kısıtlı, imkân yok yani. Sağ olsun bizi desteklemesi gereken dostlar; dereyi geçmişler, dayı demeyi bırakmışlar o günlerde.

Bir dernekten aradılar, görüşelim dediler. Amaç belli, onlar demediler görüşmenin gerekçesini ama 'federasyon' çalışması diye algıladık biz. Bir arkadaşımla atladık gittik.

Görüştüğümüz galiba genel sekreterdi, beyefendi bağışlasın lütfen, hatırlayamıyorum.

Görüşmenin devamı gelmedi, yani ikincisi olmadı. Doğrusu, ben, biraz acemilik biraz başka bir şeyler, ne olduğunu unuttuğum bazı nedenlerle görüşmenin devamı gelmedi. Biz mi getirmedik, onlar mı, onu da hatırlamıyorum. Dedim ya acemilik; ilk görüşmedeki tavrımızın sonucu da olabilir bu.

Neydi tavrımız?

Yüzünü hatırlıyorum görüştüğüm beyefendinin. Oturduk bir masanın etrafına, açtı üç beş dosya ve okumaya başladı. Dertleri sayıyor. Şunun şurasından ötekinin burasına; ne saydıysa yeni sene önce biz söylemiş, yazmış, yayımlamış, sorunların müsebbipleriyle kavgalar yapmış, kafamız gözümüz yarılmış. Yahu iki bin dört yılında onun okuduğu sorunların tümünün kaynağını bulmuş, mahkemeye bile vermişiz; ortalık ayağa kalkmış, tehditler almışız!

Beyefendi bunlara çözüm dahi önermeden sorunları okuyor! Önce öfke, sonra üzüntü, daha sonra kırgınlık ve en son yılgınlık.

İşte acemilik burada, iç çayını, dinle adamı; ne diye her duygun suratında resmediliyor ki!

Neyse, kendime sonradan çok kızdım, ama iş işten geçti, bir daha görüşme olmadı.

Bu öyküyü niçin anlattım?

Görüştüğüm beyefendinin bizim çalışmalarımızın hiçbirinden haberi yok ki aynı şeyleri yazmış. Oysa bir sürü yerde yazmışız, söylemişiz. İki bin dört, iki bin beş arası; o günlerin meşhur ve müzmin muhalif bir tivi kanalında beş hafta üst üste programlara çıkıp saatlerce anlatmışız, kardeşimin bunlardan haberi yok!

Yani sizin anlayacağınız tam bir 'benim oğlum yine okur, döner döner bina okur' ile 'temcit pilavı' karışımı bir durum.

O günden sonra özel olarak bir konu üzerinde çalışacaksam o konu ile ilgili ne var ne yok, tüm yazılanları bulmaya ve okumaya daha çok dikkat eder oldum. Bunun tek sakıncası, bazen çok saçma yazıları da okumak zorunda kalıyorsun.

(Süzgecin gözlerini burada küçülteyim, sıkıştırayım; yazının bütününü tek bir çerçeve içine alır da çok kısa, birkaç saniye göz gezdirirseniz okumaya değip değmediğine karar verebiliyorsunuz; haydi 'çoğunlukla' diyeyim! Bazen yanılıp güzel bir yazıyı es de geçebiliyorsunuz.)

Neyse, ben yıllar önce dokunulmuş konuları yeniden önümde görünce, dedim ya acemilik, bir sonraki görüşme için kapı aralamadım. Bundan çok pişmanım. (Yok, aklınıza gelen değil bana böyle yaptıran. 'Haydi yahu, bu adamlarla mı yola çıkacağız biz' duygusu daha ağır bastı.)

Şimdi ana mevzuya döneyim; 'son çalışmamın girişine ne yazacağım?'

Şu an, burada karar veriyorum: 'Ben zaten onlarca giriş yapmışım daha önce, onlardan birini alırım, biter, gider!'

Evet, hâlâ emin değilim!

Eski yazılarıma göz atarken '(Bu Yazının Başlığı Yok)' başlıklı, 201912281054 zaman damgalı yazımı gördüm. İtiraf ediyorum, ilk önce 'neden başlığı yok ki bu yazının' diye baktım.

İki bin on yılında, yukarıda kısaca anlattığım öyküdeki duygularımı yeniden yaşadım. Ulaşım yolu https://www.yakupkorkmaz.com/201912281054.html bu. İnsanın kendi yazısına gönderme yapmasının doğru olmadığı gibi bir kanaatim var; fakat bazen zorunlu olarak bunu yapıyorum. Her yazan gibi ben de yazılarımın okunmasını, okuyanların ve ilgisini çekenlerin o yazıdaki fikrin üzerine bir tuğla koyarak ilerlemesini istiyorum.

Her seferinde baştan başlamak; ne bileyim, abeceyi heceye taşıyamamak gibi bir şey gibi geliyor bana.

Okursun, okuduğunda bir düşünce kırıntısı yakalarsın; hattâ öyle ki, bazen yazanın bile aklına gelmeyen fikirler senin aklına düşer; ilham olur, bir merhem çalışması başlatırsın. İşte tuğla budur. Ben de tuğla koymaya çalışıyorum. Eğer koyabiliyorsam daha önce duvara başlamış olanların sayesindedir.

“Eğer daha ileriyi görebildiysem, bu, devlerin omuzlarında durduğum içindir.”

— Isaac Newton — Britannica

Umarım bu yazının amacını aktarabilmişimdir.

Pruvanız netâ olsun.

Yakup Korkmaz
202606070119
Tuzla, İstanbul